19 Şubat 2026. Nottingham Forest, Fenerbahçe ile oynayacağı maç öncesi taraftarına şöyle sesleniyordu: “Bugün Ramazan ayının ilk günüdür. Bu dini dönemde meydanda alkol tüketmeyerek yerel geleneklere saygı göstermenizi rica ederiz.”
Bak hele. İngiltere’den gelen bir kulüp, İstanbul’da oynayacağı maç öncesi bu ülkenin dini ve kültürel hassasiyetini dikkate alıyor. Ve düşünülen olmuyor: Kimse laiklikten düşmüyor, bilim geri gitmiyor, futbol topu üçgen olmuyor. Sadece “hürmet/saygı” denilen o basit ama kıymetli kelime hayata geçiyor.
Aynı günlerde 18 yaşındaki genç yıldız Lamine Yamal, “Oruç tutacağım” dedi. Kulübü Barcelona ne yaptı? “Olmaz, performans düşer” diye kriz mi çıkardı? Hayır. Teknik ve sağlık ekibi özel beslenme ve yükleme programı hazırladı. Antrenman temposu, sıvı dengesi, toparlanma süreci planlandı. Hepsi bu! Hem inanca saygı, hem profesyonellik. Demek ki modern spor bilimi ile Ramazan aynı masada oturabiliyormuş.
Hadi, Atlantik’in ötesine geçelim. Bob Ferguson, Washington Eyaleti Valisi olarak Ramazan ve Kurban Bayramı’nı resmî tatil ilan etti. 18 Şubat–19 Mart 2026 tarihlerini Ramazan olarak ilan ettiğini açıkladı. Washington eyaleti çöktü mü? Hayır! Üniversiteler kapatıldı mı? Hayır! Bilimsel araştırmalar askıya mı alındı? Hayır! Sıkıntı yok yani…
TÜİK 31.12.2025 verilerine göre, Türkiye’nin nüfusu 86 milyon 92 bin 168 kişi. Oruç tutan kişi sayısı ise, World Population Review verilerine göre 84,4 milyon. Yani bu ülkede Ramazan, üç beş kişinin marjinal tercihi değil; toplumun ezici çoğunluğunun hayat pratiği.
Şimdi soralım: İngiliz kulübü saygı gösteriyor, İspanyol devi sporcuya destek veriyor, Amerikan valisi resmi ilan yayımlıyor. Bu kadar küresel örnek ortadayken, Türkiye’de okullarda “Maarifin Kalbinde Ramazan” denilince neden birilerinin etekleri zil çalmaya başlıyor?
Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı nedir? Akademik müfredatı kaldırıp yerine garip performans çılgınlıkları mı koymak? Hayır. Çocukların içinde yaşadığı kültürel ve dini iklimi yok saymak yerine, onu bilinçli ve ölçülü biçimde eğitim ortamına taşımak. Sabır, paylaşma, infak, dayanışma gibi evrensel değerleri hatırlatmak.
Laik ve bilimsel eğitim ilkesi, toplumun inanç gerçekliğini inkâr etmek midir?
Bilimsel olmak, sosyolojik veriyi görmezden gelmek midir?
84,4 milyon insanın yaşadığı bir tecrübeyi “yokmuş” gibi yapmak mıdır?
Kültürüyle, diniyle, tarihiyle var olan bir memlekette Ramazan coşkusunun okul koridorlarında hissedilmesi neden rahatsızlık sebebi olsun? Çocuk, akşam evinde iftar sofrasına oturup sabah okulda bunun hiç konuşulmadığı bir ortamda mı daha sağlıklı bir kimlik geliştirir? Yoksa yaşadığı hayat ile aldığı eğitim arasında köprü kurulduğunda mı?
Nottingham Forest saygı gösteriyor.
Barcelona destek veriyor.
Washington ilan ediyor.
Bizde ise bazıları hâlâ çölde balık arıyor.
Belki de mesele Ramazan değil.
Mesele, bu toplumun kendi değerleriyle barışık olmasını hazmedememek.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın attığı adım, bu ülkenin kültürel ve dini hakikatine yaslanmaktadır. Bu hakikati yok saymak ne laikliği büyütür ne bilimi yüceltir. Aksine, toplumsal gerçekliği inkâr eden bir eğitim anlayışı, en başta bilimsellik iddiasını zedeler.
Dünya saygı gösterirken, biz kendi evimizde kendi değerimizden utanacak değiliz.
Ramazan bu toprakların sesidir. Okullarda yankılanması da son derece tabiidir.
