HEPİMİZ AYNI KÜTÜPHANENİN ÇOCUKLARIYIZ

Bugün Cemil Meriç’e atfedilen “Hepimiz aynı kütüphanenin çocuklarıyız” cümlesi ilişti gözüme. Haftada birkaç kez Rami Kütüphanesine gidip geliyor olmanın da tesiriyle belki dikkatim cümlede takılı kaldı. “Hepimiz aynı kütüphanenin çocuklarıyız” dedim biteviye. Söyledikçe daha da hissettim sıcaklığını. Cemil Meriç’in gözlerine mal olan okuma iştiyakı sardı zihnimi ve bedenimi. Okumaktan zayıflayan gözlerinden dolayı okuyamadığı zamanlarda kütüphanesine kapanıp eline aldığı kitaplarla konuşması ve “Sizi neden okuyamıyorum” serzenişleri…

Fakat ön bellekte bunlar beni meşgul ederken kalbimde başka bir mana yol bulup çıkmaya çalışıyordu. Kafamın ön tarafında tutmaya çalıştığım yukarıdaki görüntüye bedel kalbim başka bir haletle kafamla arasındaki maddi kısa mesafeye rağmen büyük bir boşluk düşüncesiyle beni arayışa sevk ediyordu.

Derken Risale-i Nur’da sıkça geçen “kâinat kitabı” tabiri sökün etti ve bütün evreni ve özelde dünyamızı bir kütüphane olarak görme üzerinde karar kıldı. Evet, kâinat büyük bir kitaptı ve içinde sayısız mektubat-ı Samedaniye vardı. Yani Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde mahlukatı farklı açılardan kellime, cümle, sayfa olarak görüyor ve onlarda tecelli eden isimleri “tevhid diliyle” okumaktan bahsediyordu. Ve bu işe memur olarak da -Kur’an’ın beyanıyla- insanlar gösteriliyordu. Yani kâinat kocaman bir kütüphane ve bizler de aynı kütüphanenin çocuklarıydık.

Geldiğim nokta içimde bir sevinç ve haz oluşturdu. Fakat şimdi buradan geriye doğru bir sağlama yapma ihtiyacı doğdu.

Cemil Meriç okuyan bir adamdı. İnsanlık için ilk araç da okuma üzerineydi. Suhuflar gönderilmişti. Kur’an’ın inzali “Oku!” emriyle başlıyordu. Yavuz Sultan Selim savaşa bile deve yüklü kitaplarla gidiyordu; belinde kılıç olsa da kalbi ve aklı kitaplardan besleniyordu. Medeniyetten bahsedilen merkezlerde öne çıkan yerler kütüphanelerdi. Fikirlerin birbirine eklenmesiyle ve insanlığın ortak okumalarının meyveleriyle şekillenen bu olmazsa olmaz yerler, sadece kendi dönemlerini değil, geçmişle geleceğin de tam ortasında duruyorlardı. Ve zalimlerin insanlık adına yaptıkları en büyük tahribat can alırken akıttıkları kana bedel, yıktıkları kütüphanelerden akan mürekkepler olmuştu; bir tarafta bir nefer can verirken, diğer tarafta insanlığın birikimi yok ediliyordu…

Yani kitaplar mühimdi. Zira insanlığın ortak hafızası ve bilgi birikimiydi. Geçmişi ve geleceğiydi…

Buradan bakınca kitaba sahip çıkmak yani onu koruyup kollamak önemli olduğu gibi, ondan istifade edebilir durumda olmak da önemli gözüküyor. Lakin hepimizin şükür ki gözlerimiz açık olmasına rağmen, maalesef en çok konuştuğumuz konu artık okumuyor olduğumuzdu. Hatta bizde -özellikle- dolaşıma sokulan “biz okumayan bir milletiz” cümlelerine öyle sarıldık ki, hareket ettikçe daha da sıkıyor bizi. Okumayı geçtik, artık bir dakikalık video izlemeye bile tahammülümüz yokmuş. 

Ne acayip yahu! 

Acayip olan durum değil, bizim bunu kabulleniş biçimimiz. Bağımlı bir adamın göz önünde eriyip giderken hala celladına methiyeler düzmesi gibi davranıyor olmamız. Bu ne garip bir kabulleniş. Pes!

Neyse, kütüphanedeyiz, atmosferi biraz yumuşatalım ve devam edelim.

Burada temas etmemiz gereken önemli bir konu var: paradoksal gibi gözüken bir soru: Çok kitap mı okumalıyız, bir kitabı çok mu okumalıyız. Buna farklı cevaplar verenler var. Ben meseleyi başka bir yerden açayım da cevaba siz kendiniz karar verin.

Öncelikle bilginin kaynağı vahiydir. İnsan dünyaya ilk gönderildiğinde 10 suhuf da geldi. Ve içine düştükleri durumu anlama yolculuğu da aslında kitap okumanın başka bir adı oldu. Zira bilgiye kaynaklık eden başka bir kitap da kâinat, özelde dünyaydı. Bir de bu kitabın anlaşılması için İlahi öğretiyle ve tevhid diliyle donatılmış peygamberler vardı. Ki onların ve dahi insanların ilki Âdem Aleyhisselam’dı.

Bundan sonra gelen bütün peygamberler bu okumalara devam etti. Ta ki son Peygamber (sav) gelene kadar. Onunla beraber, Kur’an-ı Kerim nazil oldu ve suhuflar ve diğer üç mukaddes kitabın en mufassal haliyle bilgiye kaynaklık etti. Kutsal öğretiler çerçevesinde şekillenen bilgiden de istifadeyle diğer bütün insanlar da kâinat/dünya çapında okuyageldiklerini disipline edegeldikleri yapı içinde bir bilgi havuzu oluşmaya başladı. Günümüzde en önemli şey olarak yine bilgi ve veri öne çıkmakta, insanlığın bilgi birikimi genişlemeye devam etmektedir.

Fakat bilgi vahiy kaynaklı ve tevhid diliyle kâinat okuması üzerinden devam ederken, bir taraftan da tefekkürde derinleşmeye çalışan fakat tevhid diliyle değil de sebepler, kendi kendine oluş ve tabiat kanunları dili üzerinden yapılan okumalarla bilgiye bakış temelde çatallaştı. Maddi ve dinsiz felsefi bakış açısıyla özellikle son üç yüz yılda bambaşka bir tarafa savrulduk. Aynı kütüphanedeyiz. Aynı kitaplarla muhatabız. Fakat bakış açısı ve okuma dili değişince işler de çatallandı.

Halbuki bütün kitaplar bir tek kitabın anlaşılması içindi. Kâinatta tecelli eden Esma-yı İlahiye ve onların kaynağı olan Allah. Tabii ki bu kitabı doğru okuma rehberi Kur’an. 

Şimdi bu kütüphanede bazılarımız gözlerini/bakış açısını kaybetmiş gibi geziniyoruz, bazılarımız ise gözlerimiz açık olduğu halde telefonlardan/malayani meşguliyetlerden kitaplara bakamıyoruz…

“Hepimiz aynı kütüphanenin çocuklarıyız” gerçekten güzel söz. Fakat yukarıdaki manayla bunun farkında olmak başka güzel. O günler gelir mi? Neden olmasın! Aynı kütüphanenin çocukları ve bu kütüphaneye muhatap olarak yaratılmış olmak fıtratıyla su yolunu bulacak ve mevzu aşikâr olacaktır. İşte o zaman dünya bambaşka bir yer olarak çıkacak karşımıza inşallah…

Yorum bırakın