Bugün derste söz, iman ve Kur’ân hizmeti üzerinde döndü. Bu uğurda gayret gösteren büyük dava erlerinin, ömürleri boyunca yaptıkları onca fedakârlığa rağmen, neticeyle hiç ilgilenmemelerinden, alkış beklememelerinden bahsedildi. Onlar için mesele, görünür başarı değil; Allah katında makbul olmaktı. Bir arkadaş, sohbetin bir yerinde Prestij filmine atıf yaptı; iki sihirbazın hırs uğruna her şeyi feda edişinden bahsetti. İşte o muhabbetten, benim nasibime de bu satırlar düştü.
Prestij filmi, sadece iki sihirbazın rekabeti değil, insanın ne uğruna neleri göze alabileceğini sorgulayan bir hikâye… Derininde yatan soru şu: “Kazanmak için ne kadar ileri gidebilirsin?” Filmde iki sihirbaz da bu sorunun peşinde öyle hırslanıyor ki, yalnızca rakiplerini yenmeye çalışmıyorlar; kendi sevdiklerinin huzurunu da bozuyorlar. Kendilerini tüketiyor, hayatlarını parça parça ediyorlar. Ve bütün bunlar ne için? Sadece alkış… Gösterinin sonunda gelen o “prestij” anı. Seyircinin şaşkın bakışı, birkaç saniyelik bir hayranlık dalgası…
Bu, bize hiç yabancı değil. İnsan kimi zaman uğruna didindiği hedefin aslında ne kadar boş olduğunu fark etmez. Makam için, unvan için, takdir ya da teşekkür için öylesine gayret eder ki; bu uğurda hem kendi huzurunu hem başkalarının huzurunu feda eder. Yolun üzerindeki yıpratıcı izleri görmez. Çünkü gözünü diktiği şey, göz kamaştırıcıdır; ama sadece geçici bir parıltıdır.
Hâlbuki İslâm bize, asıl kazanç ve kaybın Allah katındaki ölçüyle belirlendiğini bildirir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kim dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara dünyada yaptıklarının karşılığını eksiksiz veririz. Ama ahirette onlar için ateşten başka bir şey yoktur.” (Hûd, 15-16) Yani bütün çaba yalnız dünyevî prestij içinse, elde edilecek şey ancak geçici bir alkıştır. İnsan, asıl sermayesini –yani ömrünü– fani/geçici bir karşılık uğruna harcamış olur.
Bediüzzaman Said Nursî, İhlâs Risalesi’nde “Rıza-yı İlâhî kâfidir” der. Hedef Allah’ın rızası olursa, başkasını çiğnemeye, kıskanmaya, hırsa kapılmaya lüzum kalmaz. Ama hedef halkın beğenisi olursa, uğruna dostluklar bozulur, ilişkiler kırılır, gönüller yıkılır.
Hayatın prestijleri çoktur: İş yerinde bir terfi, sosyal medyada bir beğeni patlaması, çevrede “başarılı” anılmak… Bunların hiçbiri tek başına kötü değildir. Ama bunlar uğruna aile huzuru, dostluklar, vicdanî değerler ve en önemlisi Allah’ın rızası feda edilmeye başlandığında, asıl kaybeden biz oluruz. Zira, yukarıda da söylediğimiz üzere, kazanılmış gibi görünen şey, aslında kaybedilmiş bir ömürdür.
Oysa peygamberler ve büyük zatlar, ömürlerini ağır çilelerle geçirmiş; bazen neticeyi dünya gözüyle göremeden ahirete gitmişlerdir. Hz. Nuh (as) asırlarca tebliğ etmiş ama inanan az olmuştur. Hz. Peygamber (sav) Mekke’de yıllarca ağır eziyetlere sabretmiş; pek çok hakikat, vefatından sonra meyve vermiştir. Onlar için mesele, anında alkışlanmak değil, Allah’ın rızasına ulaşmaktı.
Bugün Çanakkale’de canını ortaya koyan yüz binlerce kahramanın kaçının adını biliyoruz? Zaferin yükünü omuzlayan isimsiz neferlerin adları hafızalarda yok. Savunma sanayiinde gururla izlediğimiz yüksek teknoloji ürünlerinin ardında, fabrikada yüksek sıcaklık altında ter döken, gece gündüz tezgâh başında çalışan işçilerin adını kim biliyor?
Hakikat şudur: Allah katında değerli olan, adının herkes tarafından bilinmesi değil; emeğin, gayretin ve sabrın O’nun rızası için yapılmış olmasıdır. Gerçek kazanç, başkalarını gölgede bırakmak değil; Allah katında değerli olmaktır. Gerçek prestij, gösterinin sonunda gelen alkış değil; ömrün sonunda Allah’ın “Kulum, razı oldum” hitabıdır. Çünkü alkış diner, isimler unutulur; fakat Allah’ın rızası hem dünyada hem ahirette baki kalır.
