ŞEHRİN SAHİPLERİ

Yavaşlamak üzerine söylenen çok söz var ve ben de sizler gibi bir kısmını okudum. Okudum okumasına da ahir zamandan mı, İstanbul’dan mı, dünyeviliğin verdiği halden mi ya da hepsi mi bilemedim ama zaman hızlanarak hareket ediyor. Yani gördüm ki bizler hızımızı kesmiyoruz…

Ramazan ayında olmamıza rağmen sürekli bir koşuşturmaca var. Var ve olmalı. Tamam. Fakat yine de bu ayın güzellikleri fark etmek ve feyzinden çokça istifade etmek daha iyi olur. Bunun için de farkındalığın oluşması, bunun için de kalp ve fikir olarak bu tarafa biraz odaklanmak gerekiyor hissettim.

İstanbul içi ve dışından kadim dostlarla tam da yukarıda bahsettiğim meseleler muvacehesinde bir sakinlik yaşamak için “koşuşturmaya” başladık. İlk durağımız Mehmed Emin Tokadî Hazretleri oldu. Binaların nispeten az olması, bulunduğu yerden İstanbul siluetine ve Haliç’ten aşağı uzanan manzarasıyla gönlümüz hoşnud oldu. Mübareğin huzurunda sair ziyaretçilerle beraber okunacakları okuduk, halleştik, dilleştik. Ellerimizdeki telefonlarla manzarayı kayda alsak da kalp telefonuyla bağ kurmaya, gönlümüzden geçenleri söylemeye çalıştık.

Zira biliyorduk ki ölüm, dünyadan ayrılmanın adıdır; ölenler gittikleri yerde hayattadırlar. İletişimin yolu da duadır.

İkinci durağımız Beşiktaşlı Yahya Efendi oldu. Çırağan caddesinden sola yukarı döndüğünüz andan itibaren bambaşka bir aleme giriyorsunuz. Dergâha doğru sağa döndüğümüzde lahutileşen havanın esintileri ve derken edeb’in telkin edildiği kapılardan önce mescide, ardından huzura vardık.

Kıble tarafından ilahi kudretin manzaralarındaki güzellikler “Subhâne men tehayyera fî sun’ihi’l-ukûl / Subhâne men bikudretihî ya’cizü’l-fühûl”[1] dedirtirken, arkamıza döndüğümüzde, ömrü güzelliklerle geçen mana büyüğü insanların ders veren halleriyle hem haldik. Kafanızı camdan uzatsanız boğazdan geçen gemiler ve onlardaki insanlar, caddedeki koşuşturmacaları yani dünyayı her rengi ve tonuyla görebilirken, buradaki sakinliğin verdiği huzurdan çıkmak istemiyorduk.

Zaman durmuş gibiydi. İbret dersleriyle yazılı mezar taşlarındaki yazılar, taşa işlenen zarif sanatlar, müzehhiblerin nahif ellerinden çıkan süslemeler, kubbedeki derinlik beni benden alıp götürmüştü. Hallenmek miydi bu? Durmak mı? Sakinleşmek mi?

Bir mezar taşında yine o cümle vardı: “Ziyaretten murad olan duadır. Bugün bana ise yarın sanadır.”

Her insan için en büyük olan potansiyelimi tekrar fark ettim. O dimdik kale gibi karşımda duran mezar taşı, sessizliğin büyük resmiyle bana/yüzüme potansiyelimi yani ölümlü olduğumu, bir gün bu dünyadan benim de ayrılacağımı haykırıyordu. Oturdum dibine. Sustum. Sustum. Sustum.

Sonra tekrar dünyaya kaydı gözüm. Bulunduğum yerden gözüken, Ayasofya’da son bulan harikulade bir resim vardı. Allah’ım! Coşan iç alemimle ne yapacağımı bilemez halde ben de bir mezar taşı sessizliğiyle ve katılığıyla bakakaldım. Öylece kalakaldım. Kalmak istedim. Okunan ezan sesiyle adım atmaya başlamıştım ki, bu kez hanımlara ait formuyla bir mezar taşının üst kısmındaki deliklerden Kız Kulesi oturdu gözbebeğime. Yaşadığım atmosferden çıkmak istemeyişimden midir nedir, yine saplanıp kaldım olduğum yere.

Ruhsuz binaların karabasan gibi üzerimize çöktüğü şu güzelim İstanbul’da yıpranmış ruhumun huzur bulduğu bu yerler beni bırakmıyor, uzaklaşmak istediğim her adım canımı acıtıyordu… “Doyamadı hayatına” diyordu, iki yaşında vefat etmiş bir çocuğun mezar taşında. Bense buradaki güzelliğe doyamıyordum. Manzarasıyla, mezar taşlarıyla, taşlardaki ibret dolu derslerle ölüm bu kadar mı güzel olurdu! Ayrılamıyordum…

Bir sonraki durağımız Yıldız Camii oldu. IRCICA’da çalıştığımız zamanlarda ve IRCICA’nın Yıldız Sarayı içinde olduğu dönemlerde Cuma namazlarına gelirdik. Hidayet Hoca minberin yanına diz çöker, duruşu ve sakalıyla Abdülhamid Han’ı hatırlatırdı bana. Son tadilatla çevresi epey değişmiş. Uzun zaman oldu, gelmemiştim. Oraların sakinliğini özlemişim. Cami içi dört ince sütun ve üzerine oturan yüksek kubbe ve süslemelerle yine başka bir dünyaya girmiştim. Önceki gün uğradığımız Zal Mahmut Paşa camiinde tarihe dönük sohbetler gibi, buralarda da herkesin hatırladığı malumatlar üzerinden geçmişe doğru akıp gitmiştik.

Yukarıda şikayetlensem de bu da hızlı bir seyahat oldu. Fakat muhteva muhteşemdi. İç dünyalarımıza, tarihe, manevi alemlere uzayıp giden ders ve ibretlerle dolu, etkisini hala atamadığım ve atmak istemediğim bir hali kısa zaman içinde yaşamış olduk.

Şehrin asıl sahipleri, manevi sahipleri ile görüştük. Kabımızın aldığı kadarıyla feyiz ve derslerle ayrıldık. İftarımızı yapıp, şehir dışından gelen kadim dostlarımızı uğurlayarak diğer sükunet bulduğumuz, sakin olduğumuz meskenlerimize geldik.


[1] “Sanatıyla, eserleriyle akılları hayrete düşüren, kudretiyle idrakleri aciz bırakan Allah’ı tesbih ederim.” (Terci-i Bend, Ziya Paşa)

Yorum bırakın