HESAP HATASI

Sene kaçtı hatırlamıyorum. Boğaziçi Üniversitesine yakın bir yerde ev kiralamamız gerekiyordu. Bir yer bulduk, evi geziyoruz… Emlakçı bir ara “Boğaz manzaralı burası” dedi. Evi gezmiş ama öyle bir manzara ile karşılaşmamıştık. “Şu odanın camından sola doğru bakarsanız görürsünüz” diye yeniledi cümlesini. Merakla baktık ama göremedik. “Göremiyoruz” deyince, “Az daha uzanıp bakarsanız görürsünüz” diye cevap verdi emlakçı. Evet, camdan düşüp düşmeme dengesinde kalarak ancak görebilmiştik. 

Ardından da evden çıkıp gitmiştik…

*

Yaşadığımız bölge hem Küçükçekmece Gölü hem de Marmara Denizi manzarasına sahip. Eskiden hemen her evden görülebilen ve herkese hak olan bu manzara, şimdilerde maalesef haklı olanın değil de zengin olanın istifadesine sunulmuş bir meta oldu/olmaya devam ediyor. Eskiden göl manzaralı diye reklamı yapılan binalar, artık gölü gören bina manzaralı evler sınıfına girdi.

Orada bir göl varsa da artık görülemiyor…

On katlı binalara “Ne oluyor yahu?” derken, yeni gelen on dört katlı binalar onların ufkunu daralttı, ardı sıra gelmeye başlayan on sekiz katlı binalar da onların gözünü kararttı.

Manzarasından dolayı üç-beş kuruş fazla ödenerek alınan o eski evlerin manzarası/görme hakları, önlerine yapılan daha yüksek binalar tarafından ellerinden gasp edildi. Artık camdan, balkondan, hatta çatıdan bile baksanız karşınızda bir göl olduğunu anlayamazsınız. Sadece taş yığınları ve binaların üzerinde inşaat şirketleri isimleri var…

Ölmeden önce ölünüz hadisinin manası bu olmasa gerek! Kutu gibi evlerde insanlar ufku dar, gözleri kararmış, adeta ölülere dönmüş, şehir de meyyit-i müteharriklerle dolu kabristana inkılap etmiş. O dar ve karanlık evlerdeki odalar birer hücre hapsi, efsunlandığımız ekranlar ise mezarda cennet veya cehennem bahçelerine açılacağı rivayet edilen pencerelerin yerini almış.

Eskiden güneş hepimizin üzerine doğar, manzara herkesi selamlardı. Namazda safa durmuş kullar gibi aynı şartları haizdik. Saflar bozuldu, araya dikey yapılar girdi, namazın/toplumun huzuru kaçtı…

Halbuki şehirleşme/medeniyet ve buna bağlı ortaya çıkan her şey insani olmalıdır. İnsanın fayda göreceği şekilde düzenlenmelidir. Ne var ki bir hesap hatası yapılmakta ve insani olması gereken ne varsa kapitalizmin istediği şekilde zuhur etmektedir. Her şey para kazanma temeline oturmaktadır. Neticede, bir arsadan altmış daire çıkarıp para kazanalım derken, insan/lık kaybedilmektedir.

Medeniyet ve şehirleşme adı altında evlerimiz küçülüyor. Sokaklarımız küçülüyor. Yeşil alanlarımız küçülüyor. Manzaralarımız küçülüyor, dahası yok oluyor. Buna bağlı olarak da ufkumuz daralıyor, hayallerimiz dağılıyor, ümitlerimiz kırılıyor…

Rumelihisarüstü’nde kiralamak istediğimiz dairenin dengede kalmak şartıyla görülebilen denizi de kalmadı -neredeyse- artık etrafta. Daralıp karanlığa gömülen sözüm ona yaşam alanları Necip Fazıl’ın Mehmed’e mektup yazdığı zindanına döndü. Şimdi dillerde o mektuptan şu dizeler kaldı:

“Garip pencerecik, küçük, daracık / Dünyaya kapalı, Allaha açık.

Yorum bırakın